Etiketlerle Parçalanan Millet, Oyuncağa Dönen Devlet

 

Bugün içinde bulunduğumuz siyasal tablonun sorumluluğunu yalnızca tek bir partiye, tek bir iktidara ya da tek bir yapıya yüklemek, doğru mu? Yaşadıklarımız; yıllardır süren danışıklı dövüşlerin, bilinçli suskunlukların, kontrollü gerilimlerin ve sahte çatışmaların birikmiş sonucudur. Muhalefet de iktidar da, görünürde farklı roller oynasalar da bu çürümüş düzenin asli aktörleri oldukları unutulmamalıdır. Biri susarak, biri yöneterek; biri itiraz eder gibi yaparak, diğeri icraat yapıyormuş gibi görünerek aynı senaryonun içinde rollerini oynamışlardır.

Siyaset, uzun zamandır milletin gerçek sorunlarını çözme iradesini tamamen yitirmiştir. Artık siyaset; sorunları çözmek için değil, sorunlardan kaçmak için, zaman kazanmak için, sorumluluğu başkalarına yıkmak için kullanılan bir aparat hâline gelmiştir. Bu kirli oyunun bedelini ise yıllardır ağır şekilde ödeyen Türk milleti olmuştur.

Etiket Siyasetiyle Felç Edilen Bir Toplum

Türk milletinin zihni yıllardır sistematik biçimde etiketlerle parçalanmaktadır:
Sağ–sol, Alevi–Sünni, muhafazakâr–laik, ülkücü–İslamcı, dinli–dinsiz … Kısaca bu ülkede herkes her şey olmuş, bir tek Türk milletinden, Türk devletinden yana olmamışlardır.
Türk toplumu, neredeyse her 5 yılda bir yeni kimlik etiketiyle, yeni düşmanlar ve yeni korkular üzerinden yeniden dizayn edilmiştir.

Bu bölücü söylemlerin saflıktan-cahillikten kaynaklanan hatalar olmadığı, bilinçli bir strateji olduğu artık gizlenemeyecek kadar açıktır.
Amaç, Türk milletini bölerek ortak milli şuurda birleşmesine engel olmak ve 
 milleti küçük parçalara ayırarak yönetilebilir, kontrol edilebilir ve yönlendirilebilir hâle getirmektir.

Bu süreçte Türk toplumunun sağduyusu köreltilmiş, refleksleri zayıflatılmış, tepki üretme kabiliyeti törpülenmiştir. İnsanlar gerçek sorunlara değil, kendilerine sunulan yapay gündemlere kilitlenmiş; yoksulluğu, adaletsizliği, hukuksuzluğu konuşmak yerine birbirleriyle kavga etmeye sürüklenmiştir.

Gizlenen Büyük Gerçek: Tek Gövde, Farklı Dallar

Bugüne kadar topluma sayısız kimlik, ideoloji ve etiket üzerinden binlerce hikâye anlatıldı. Herkes bir tarafa yerleştirildi, herkes bir düşmanla tanımlandı. Ancak kimse çıkıp çıplak gerçeği yüksek sesle ifade etmedi:

Bu etiketlerin hemen hepsi, gerçekte tek bir gövdeye bağlı farklı dallar gibi çalışmaktadır.

Ve her dalın ayrı bir işlevi, üstlendiği bir görevi vardır:
Biri toplumu bölmek için kullanılır,
Biri oyalamak için,
Biri korku üretmek için,
Biri ise yapılanları meşrulaştırmak için…

Fakat hepsinin hizmet ettiği nihai tek amaç vardır:
Türk milletini uyandırmadan, fark ettirmeden yavaş yavaş etkisizleştirmek; iradesini zayıflatmak, direncini kırmak ve kendi milli kimliğine yabancılaştırmaktır.

Siyasi Partilerin Çürüme Gerçeği

Bugün gelinen noktada tablo nettir:

Devlet yönetim mekanizması, siyasi partilerin elinde Türk milletine hizmet aracı olmaktan çıkmış, güç devşirme aracına dönüşmüştür.
Hukuk, milletin egemenlik haklarını korumaktan çıkmış, evrensel  adalet sisteminden uzaklaşıp güç dengelerine göre eğilip bükülen bir mekanizmaya indirgenmiştir.
Türk Millet ise yalnızca seçimden seçime hatırlanan, sandıkta oy veren ama karar süreçlerinden tamamen dışlanıp 5 yılda bir koyun sürüsü gibi güdülen seyirci konumuna düşürülmüştür.

Acı ama gerçek, kim iktidarda olursa olsun değişmeyen tek gerçek şu:
Türk devletinin ve Türk milletinin çıkarları, her dönem başka hesapların arkasında ikinci plana atılmıştır. Devlet aklı yerini parti aklına, egemen millet iradesi yerini organize suç örgütlerine ve bölücü terör örgütlerinin temsilci kadrolarına bırakmıştır.


Anayasa, Hukuk ve Meşruiyetin Çöküşü

Bir devletin gerçek teminatı siyasi partiler değildir.
Siyasi partiler, ancak anayasaya sadakatle bağlı ve hukuksal zeminden millim şaşmadan, milletin bekası, refahı için çalışıyor ve hesap verebiliyorsa anlamlı ve meşrudur.

Eğer anayasa fiilen askıya alınabiliyorsa,
Eğer hukuk kişiye, gruba ya da güce göre uygulanıyorsa,
Eğer kamu düzeni keyfî kararlarla sürekli çiğneniyorsa,

orada artık bir devlet düzeninden değil, açık bir meşruiyet krizinden söz edilir.

Bu ülkede anayasaya sadakat göstermeyen, hukuku ciddiye almayan, kamusal düzeni kendi çıkarına göre eğip büken her yapı; hangi siyasi kimliği taşıdığına bakılmaksızın devlet düzeni açısından doğrudan tehdittir. Meşruiyetini Anayasal düzenden değil,  güçten alan her sistem er ya da geç çöküşe mahkûmdur.


Modern Düzenin En Büyük Manipülasyonu: Az Uykunun Övülmesi

 Son yıllarda sosyal medyada bilinçli bir şekilde pompalanan bir algı var:

“Zeki insanlar az uyur.”
Bu, insan psikolojisine vurulmuş en tehlikeli darbelerden biridir.

Gerçek bilimsel veriler bunun tam tersini gösteriyor:
Uyku eksikliği, zihni karanlık düşüncelere daha açık hâle getiriyor.
Dopamin ve serotonin dengesini bozuyor.
Uzun vadede depresyon, tükenmişlik ve intihar eğilimlerini artırıyor.

Az uyku kısa vadede fark edilmeyebilir; ama uzun vadede ruhun dengesini bozan, bilinçaltını karartan bir süreçtir.

Ruh Yorgunluğunun Tehlikesi

Ruh, insanın en derin sabit noktasıdır. Yorulduğunda: 

Düşünceler karamsarlaşır,

Algı daralır,

Umut hissi azalır, 

Ve kişi kendini bitmeyen karanlık bir tünelin içinde hisseder.

Bu durum uzun süre devam ederse, bilinçaltı yanlış tepkiler geliştirebilir; kişi istemeden karanlık düşüncelere sürüklenebilir.

İntihar Eğilimlerini Artıran Gizli Faktör: Uykusuzluk

İnsanın içindeki yaşam enerjisi en çok uyku sırasında yenilenir.
Uykusuzluk, bilinçaltında şu hatalı kaçış hissini tetikleyebilir:

“Uyursam kurtulurum.”
“Ölürsem bu ağırlık biter.”

Bu düşünceler insanın kendisinin isteyerek kurduğu cümleler değildir; aşırı yorgun bir zihnin yardım çığlıklarıdır.

Bu yüzden düzenli uyku, sadece biyolojik bir ihtiyaç değil:
Ruhun hayatta kalma mekanizmasıdır.

Ruhu Beslemenin Temeli: Uyku, Denge ve Kendini Ödüllendirme

İnsan, ruhunu mutlu ettiğinde uzun yaşar.
Ruhu mutlu etmenin yolu sadece uykudan geçmez; kendini ödüllendirmekten de geçer.

Başarılı bir işten sonra ruhu sevindiren küçük bir kutlama yapmak — kimi için bir fincan kahve, kimi için bir yürüyüş, kimi için sevdiği bir etkinlik — ruhu yeniler ve yaşama sevinci verir.

Benim için mesela, yoğun ve başarılı bir hafta geçirdiysem, hafta sonu ruhumun sevdiği şeyi yaparım: güzel bir mangal partisi mesela…
Bu, benim ruhuma verdiğim hem bir ödül, hem bir teşekkür, hem de bir şükürdür.

Ruh şükrettikçe genişler, mutlu oldukça güçlenir.

Ve evet, düzenli 7–8 saat uyku bu dengenin olmazsa olmazıdır.
Uyku, ruhun en önemli gıdası ve aldığı nefestir.

Sonuç: Ruhunu Koruyamayan Bedenini de Koruyamaz

Kapitalist düzen uykusuzluğu başarıymış gibi pazarlasa da gerçek şudur:
İnsan ancak ruhu dinlendiğinde güçlenir; ancak uykuyla yenilenince aklı berraklaşır.

En büyük başarı, ruhunu korumaktır.
Ve bunun ilk şartı:
Düzenli uyku, sağlıklı beslenmek ve kendini ihmal etmeden ödüllendirmek.

İslam: İlahi Bir Sistem mi, Siyasi Bir Kurgunun Adı mı?

 Bu yazıda sizi biraz sarsıcı ama düşünmeye sevk eden bir soruyla baş başa bırakmak istiyorum:

İslam gerçekten Tanrı’nın koyduğu bir sistem mi?

Mutlak kudret sahibi bir Tanrı’nın çelişki, zafiyet ve çıkar çatışmalarıyla dolu bir sistem kurması mümkün mü?
Eğer değilse, o hâlde İslam dediğimiz yapı, insan eliyle şekillendirilmiş, siyasi bir düzenin adı haline gelmiş olabilir.

Din mi, Siyaset mi?

Tarihsel olarak baktığımızda, İslam’ın ilk yıllarından itibaren dinin siyasetle iç içe geçtiğini görürüz.
Hilafet kavgaları, iktidar savaşları ve güç mücadelesi, inancı bir araç haline getirmiştir.
Bu da şu gerçeği düşündürür:

İslam, başından beri yalnızca bir inanç değil, aynı zamanda bir iktidar sistemidir.

Eğer bu sistem adalet ve özgürlük üzerine kurulu olsaydı, Türk milletine “kul” zihniyeti, kör itaat ve Araplaşma bu kadar kolay giydirilir miydi? 

Türklerin İslam’la İlişkisi

Türk tarihine baktığımızda şunu görüyoruz:

Türkler İslam’ı kabul ettikten sonra çoğu zaman onu kendilerine özgü yorumladılar (Yesevî yolu, Bektaşilik, Alevîlik, Yunus Emre’nin dili).

Bu yorumlarda daha çok insan sevgisi, akıl, özgürlük öne çıkıyor. Yani Türk milletinin İslam’la ilişkisi, Arapların dayattığı halden farklı bir yol izlemek istediklerini açıkça gösteriyor ama başarılı olamıyorlar.

Bu nedenle, Türkler İslam’a girdikleri andan itibaren aynı kısır döngü yaşanıyor. Devlet kuruyorlar ama kısa süre sonra iktidarı kaptırıyorlar, köleleşiyorlar, nüfusları azalıyor.

Bu tekrar tekrar oluyorsa, bu mesele sadece İslam'ın  yorumuyla ilgili değil, sistemin kendisinde bir tuzak olmasıyla ilgilidir. 

Yani İslam bir “inanç biçimi” değil, bir fare kapanı → içine giren millet önce coşar, sonra çözülür, sonunda da yok olma eşiğine gelir. 

Türkler için hayatta kalmanın yolu, bu tuzağı fark edip kopmak. Yoksa tarih sürekli tekrar edecek ve en sonunda Türk milleti gerçekten silinip yok olacak.

Tarihsel örneklere bakarsak:

Abbasiler döneminde Türkler “gulam/asker” olarak kullanıldı, sonra kendi devletlerini kurdular ama hiçbir zaman “halifenin kulu” olmak damgasından kurtulamadılar.

Selçuklu, Osmanlı → devlet yönetimi olduğu gibi din perdesi altına saklanmış Türk düşmanlarının kontrolüne geçmişti. Türkün kanıyla kendilerini büyütüp Türk kimliğini, “ümmetin askeri” gölgesinde eritip yok ettiler. 

Cumhuriyet döneminde bile ne kadar  Türk düşmanı olan ( EOKA,ASALA, PKK, İHVANCI gibi daha bilmediğimiz kaç düşman örgüt varsa hepsi İslam dininin altına saklanıp ve dini bir kamuflaj maskesi olarak  kullanıp bir siyaset sopası haline getirdi. Din sosuna batırılmış bu siyaset sopasıyla da Türk milleti yeniden ablukaya alındı ve özgüveni törpülendi. 

Eğer bir millet 1000 yıldır aynı çukurun içinde debeleniyorsa, bu mesele sadece yanlış yorumdan kaynaklanıyor olamaz, bu mesele tam olarak o çukurun ta kendisidir.

Sistemsel Tuzak

Bir milletin inanç uğruna kendini feda etmesi, köleleşmesi, kimliğini kaybetmesi normal ya da tesadüfle açıklanabilir mi?

Bu, tesadüf olamaz.
İslam, tarih boyunca bir “inanç biçiminden” çok, düşman azınlıkların altına saklanarak  içerden devlet yönetimini ele geçirmek için bir kamuflaj maskesi, iktidar mekanizması olarak kullanılmıştır.

Sonuç: 

Aslında Türkler özünde Tengri anlayışını hiç kaybetmedi, sadece “isim” değişti.

Halk “Müslümanım” dedi ama yaşama biçimi → Tengrici bir kültürdü.

Örneğin: Türk kadınının özgür konumu → İslam’ın Arap kültüründeki kadını eve kapatan anlayışına hiç uymadı.

Mezarlık kültürü, atalar ruhuna saygı, Nevruz kutlamaları → tamamen Tengri mirası.

İnançta bireysellik → Herkes Tanrı’yla kendi yoluyla bağ kurdu, katı ritüel dayatmalarına uzak kaldı.

Yani Türk’ün “Müslümanlığı” aslında söylemde kalan kültürel bir kelimeden ibaretti. Türkler özünde hep Tengrici bir bakış açısıyla Müslümanlığı yaşadı.

Ama işgallerden  sonra — yani özellikle son 25–30 yılda— bu özgün Türk yorumu yıkıldı:

Araplaşma → Türk’ün özünü bastırdı. 

Tarikatlar ve sahte din simsarları → Türk milletini köleleştirdi.

Kültürel işgal → “Türk gibi Müslümanlık” yerine “Arap gibi Müslümanlık” dayatıldı. 

Bugün Türk milleti hâlâ Tengri bilincinin izlerini taşır, ama farkında değildir.
Yeniden özgürleşmenin yolu, bu farkındalığı hatırlamaktan geçiyor.
Gerçek inanç, aklın ve vicdanın rehberliğinde yaşanır; kör itaate dayalı sistemlerde değil. 

Türk milletinin hayatta kalmasının yolu, kendi özüne, kendi inanç biçimine ve kendi vicdanına dönmesidir. Aksi hâlde tarih aynı döngüyü tekrar edecektir.

Tek Güce Teslim Edilen Bir Dünya

 

Her güç dengeyle sınanır; her denge adaletle korunur. Tek güce teslim edilen dünya, insanlığın ortak vicdanını kaybetme riski taşır.

 

Tek merkeze teslim edilen bir dünyanın tehlikelerini, doğanın denge yasası ve ulus devletlerin adalet içindeki rolüyle yeniden düşünün.

 

Tekliğin Yanılgısı

“Tek devlet, tek millet, tek bayrak” sloganları kulağa birliği çağrıştırır gibi görünse de, aslında doğal dengeye aykırı bir yanılsamadır.
Bir bahçede yalnızca bir tür bitki yetişse, o bahçe kısa sürede hastalanır.
Çünkü aynı kök, aynı topraktan hep aynı minerali çeker ve toprağı fakirleştirir.

Dünya da böyledir:
Tek bir merkezden yönetilen insanlık, sonunda tek bir hatanın bedelini hep birlikte öder.

Tarih, tek gücün felaket getirdiği örneklerle doludur.
Antik imparatorluklar büyüdükçe halklar ezildi, insanlık onurunu yitirdi.
Merkezi kararlar, halkların nefesini kesti.
Gücün zirvesine çıkanlar kimseye hesap vermez oldu;
hatta kendini tanrı ilan eden krallar bile çıktı.

Bugün “tek dünya düzeni” adı altında sunulan fikir,
aynı hatayı daha büyük bir ölçekte tekrarlama tehlikesi taşır.

Bir gün o tek gücü elinde tutan irade yozlaşırsa —
kim kimin için adalet ister?
Kime şikâyet edilir zulüm?
Kimin sesi yankı bulur?


Ulus Devletlerin Vicdanı

Güney Kore örneği bu soruların cevabıdır:
Bağımsız devletler olmasaydı,
baskı altındaki bir halkın sesini dünyaya kim duyurabilirdi?
Eğer ulus devletler, birbirinin vicdan aynası olmasaydı,
insanlık kendi hatalarını kimden öğrenebilirdi?

Ulus devletler, birbirini yok etmek için değil, dengelemek için vardır.


Dengenin Yasası

Doğa dengeyle var olur; her güç başka bir güçle sınırlandırılır.
Gecenin karşısında gündüz, yazın karşısında kış vardır.
İnsanlık da bu yasadan ayrı değildir.

Bir devletin gücü, başka bir devletin özgürlüğünü tehdit ettiğinde,
karşısında duracak bir başka egemen ses olmalıdır.
Bu karşılıklı denetim, savaş için değil,
barışın sigortası içindir.

Gerçek adalet, merkezi bir buyruğun değil;
evrensel hukuk biliminin, vicdanın ve ortak insanlık aklının ürünüdür.
Ulus devletler, bu vicdan zincirinin halkalarıdır.
Birinin vicdanı zayıfladığında,
diğeri devreye girer —
ve insanlık terazisi dengede kalır.


Kadim Milletlerin Sorumluluğu

Kadim milletler, geçmişin bilgeliğini taşır.
Onlar yalnızca eski kültürlerin mirasçıları değil,
adalet dengesinin yaşayan hafızasıdır.

Türklerin töresi, Çin’in uyumu, Hint’in dharması, Afrika’nın ubuntu felsefesi —
hepsi aynı çağrıyı yapar:

“Güç denetlenmezse yozlaşır;
denge, adaletin teminatıdır.”

Bu yüzden her millet, kendi kökünde ve kendi vatanında özgür kalmalı,
ama aynı zamanda insanlığın hukuk ağında sorumluluk taşımalıdır.

Bir devletin yükselişi, bir diğerinin ezilişiyle değil,
ortak dengedeki uyumuyla ölçülmelidir.

A’dan F’ye Uzanan Atalar Zinciri

 

HaplogrupKöken (yaklaşık)Bölge / HalklarAnlamı
A>200.000 yıl önceGüney & Doğu Afrikaİnsanlığın en eski kökü, yaşayan atalar.
B~150.000 yıl önceOrta AfrikaPigme ve bazı Batı Afrika toplulukları.
C~60.000 yıl önceAsya, Okyanusya, Amerikaİlk göçmen soy; Avustralya, Japonya, Amerika yerlileri.
D~55.000 yıl önceAsya (Tibet, Japonya, Andaman)İzole halklar; derin Asya soyları.
E~65.000 yıl önceAfrika, Orta Doğu, AkdenizAfrika ve Akdeniz dünyasını bağlayan köprü.
F~50.000 yıl önceAsya -TürkAvrupa, Güney Asya ve Amerika’daki çoğu modern soyun atası.

Bu tablo, insanlığın “Bu 6 temel ata” dan,  çokluğa uzandığını gösterir.
Yani dünya insanlık ailesi sadece bu 6 temel kök ağacının  dallarından oluşuyor —
kimi dal Afrika’da, kimi Asya’da, kimi Avrupa’da yeşermiş.

Tarihin Unutulan Hakikati: Türkler, Halkın Devleti ve Kralların İmparatorluğu

Tarihin unutulan yüzü: Halkın devleti, kralların imparatorluğu… Türkler neden her dönemde özgürlüğün sesi oldu? Cevap geçmişte gizli.

Sargon’un Sümer uygarlığını yıkması, sadece bir medeniyetin çöküşü değildi; aynı zamanda halk egemenliğine dayanan bir yaşam biçiminin ezilmesiydi.
Bu büyük kırılmadan kaçmayı başaran Sümer halkından iki ana grup hayatta kaldı.

İlki Anadolu’ya sığındı ve burada Turkku/Türki İllerini kurarak halk egemenliğine dayalı yaşamı sürdürmeye çalıştı.
İkincisi batıya göç edip İtalya’da Etrüsk uygarlığını inşa etti.
Bugün ortaya çıkan arkeolojik bulgular, bu uygarlıkların kökenlerinde Türk etkilerinin tesadüfle açıklanamayacak kadar çok olduğunu gösteriyor.
Bu konuya karşı çıkan tarihçiler olsa da, üzerinde düşünülmesi ve araştırmaların derinleştirilmesi gerektiği açıktır.


Türkler: Savaşçı mıdır, halkın savunucusu mudur?

Yaygın kanaatin tersine, Türkler doğuştan savaşçı bir toplum değil; çoğu zaman savaşa zorlanmış, halkın özgürlüğünü ve kolektif yaşam biçimini korumaya çalışmış bir millettir.
Tarih boyunca halk temelli sistemleri yıkan; Sargon ile başlayan imparatorluk, yani krallık düzeni halkı köleleştirmeye odaklanmıştır.
Türkler ise bu düzene boyun eğmek yerine çekilmiş, yeniden örgütlenmiş, yeni devletler kurarak halk iradesini korumaya çalışmıştır.

“Türkler devlet kurar, krallar yıkar.”
Bu ifade, salt bir slogan değil; tarihin farklı örüntülerine bakıldığında görülen bir hakikattir.


Etrüskler, Roma ve “Medeni” Öyküler

Roma’yı “medeniyet” olarak tanımlayan tarih anlatıları, genellikle Etrüsklerin yok oluşuna dair 300 yıl süren, sistematik ve kanlı dönemi görmezden gelir.
Oysa Etrüskler, cinsiyetçilikten uzak, eşitlikçi ve özgürlükleri savunan bir toplumdu.
Roma aristokrasisi ise bu toplumu “ahlaksız” gerekçesiyle damgalayıp ortadan kaldırdı.

Roma’nın egemenliği, halkçı sistemi yok ederek kölelik düzenini yeniden tesis etti.
Etrüsk soyluları ve halkı baskıdan kaçıp Orta Asya’ya yöneldiler; burada saklanarak güçlendiler, çoğaldılar ve yeniden tarih sahnesine döndüler.
Bu mirasın tarih sahnesinde Atilla  figürüyle yankı bulması; destansı, intikam motifli bir anlatıya dönüşmüştür.
Atilla yalnızca fetheden değil; yok edilen halkların ve köleleştirilen toplumların haykırışı olarak tarih sahnesine çıkmıştır.


İktidarın İki Yöntemi: Kılıç ve İdeoloji

Krallığın ve imparatorluğun baskı araçları yalnızca ordudan ibaret değildi.
Zamanla “tanrısal meşruiyet” kavramı ortaya atıldı:
İnsanlar artık doğrudan krala değil, krala tanrısal yetki veren kurumlara ve figürlere bağlandı.
Halifelikler, piskoposluklar ve benzeri yapılar, halk iradesinin üzerini örtmek için kullanıldı.

Ve günümüzde de benzer taktikler sürdürülüyor:

“Böl, parçala; sonra birbirine düşür.
Parçaladıklarını savaştır, küçük lokmalar haline getir ve kontrolü ele al.”

Zaten aksi düşünülemez, değil mi?
Başka türlü devasa büyüklükte bir halk nüfusu, nasıl olur da bir ailenin veya küçük bir zümrenin kölesi haline gelir?
Milletleri bin bir etnik kökene, mezhebe, statüye bölüp birbirine düşürmeden kölelik düzeni olan bir imparatorluk kurulabilir mi?
Elbette hayır.
İşte bu bölücü mekanizma, halkın özgürleşmesine karşı kullanılan en etkili araçlardan biri olmuştur.
Ancak Türk toplulukları ve benzeri halk hareketleri, zaman zaman bu suni meşruiyeti kırmayı başarmıştır.


Tarihi Kim Yazdı?

Tarihi yazanlar çoğunlukla egemen düzenin taşeronu oldular.
Bu nedenle kimi figürler “kötü” ilan edilirken, onların yükselişinin ya da direnişinin sebepleri çoğu zaman göz ardı edildi.
Örneğin Cengiz Han ve Hülagû’nun tarihteki karalanmış imgesi, onların hangi toplumsal kırılmaların sonucu olarak tarih sahnesine çıktığını sorgulayan çok az kişi vardır.
Talkan ve Curcan’daki yüz yıl süren katliamların tarihsel bağlamını saklayarak Cengiz Han’ı ya da Hülagû’yu karalamak kolaydır.


Türklerin Tarihteki Yeri ve Halkla İlişkisi

Tarih boyunca birçok hükümdar, sultan ve tiran Türklerden çekinmiş veya onlardan nefret etmiştir.
Zira “Türk” olmak, halk egemenliğini ve adaleti savunmakla eş anlamlı kabul edilirdi.
Egemenliğin kaynağını halkta değil, hanedan soylu krallarda olması gerektiğini savunan elitler, ve bu kölelik düzenine dini meşruiyet sağlamak için ortaya çıkan ruhbanlık sınıfları ise, Türkleri her zaman bir tehdit unsuru olarak görmüş ve tarih boyunca Türkler hakkında karalama kampanyası yürütmüşlerdir. 

Ama halk, Türkleri her zaman sevmiştir. Çünkü Türk olmak; özgürlüğü, adaleti ve halkın iradesini savunmak demektir. Bu yüzden pek çok destanda, türkülerde ve halk hafızasında Türkler — somut ya da sembolik olarak — özgürlük savunucusu figürler olarak yaşamaya devam etmeye devam ediyor.


Günümüz İçin Bir Hatırlatma

Eskiden imparatorluk ve krallık düzenine karşı yalnızca Türkler bir tehdit olarak görülürdü;
bugün ise benzer bir yok etme arzusu farklı söylemlerle ve aktörlerle sürdürülüyor.
Yani artık hedefte sadece Türkler değil; aklı, bilimi, hukuku ve insan onurunu savunan tüm toplumlar hedefte.


Ne mutlu Türk’üm diyene!

Milliyetçilik ve Aidiyet Duygusu: Küreselleşme Çağında Kimliğimizi Neden Kaybediyoruz?

 

Milliyetçilik ve Aidiyet Duygusu: Doğanın Kadim Refleksi

Sanılanın aksine, milliyetçilik ya da aidiyet duygusu insanlık tarihinde yeni ortaya çıkmış bir olgu değildir. İnsan, bilinç kazandığı andan itibaren kendinden olanı koruma refleksiyle hareket etmiştir. Üstelik bu durum sadece insan toplumlarına özgü değildir; tüm doğada gözlemlenebilen bir hayatta kalma içgüdüsüdür.

Bu gerçek bize şunu gösterir: Aidiyet duygusu – milliyetçilik içgüdüseldir, doğaldır ve gereklidir.
Kısaca milliyetçilik; kolektif hafıza, aidiyet bilinci ve topluluk bilinciyle kendi grubunu tanıma, koruma ve onunla birlikte var olma isteğidir.


Doğada Milliyetçilik: Hayvanlar Aleminden Örnekler

Doğaya baktığımızda, bu aidiyet ve sınır koruma refleksinin pek çok canlı türünde mevcut olduğunu görürüz:

  • Aslanlar, kendi sürüleriyle yaşar ve başka bir sürüyle karşılaştıklarında ölümüne mücadele ederler.

  • Kurtlar, sürülerini dışarıdan gelenlere karşı korur; içlerine yabancıyı kolay kolay almazlar.

  • Kuşlar, göç yollarını ve kuluçka bölgelerini nesiller boyunca koruyarak bir tür “doğal milliyetçilik” sergilerler.

Bu davranış biçimleri, hayatta kalmanın temel şartlarından biridir.
Evcil hayvanlarda bile benzer bir içgüdü gözlemlenir: Aynı evde yaşayan bir kediyle köpek zamanla birbirine alışabilir; ancak her biri kendi “kültürüne” ve içgüdüsüne bağlı kalır. Günün sonunda her hayvan kendi türüne, kendi alanına döner.

Tüm canlılar birbiriyle dost olabilir, karşılıklı çıkar ilişkileri kurabilir; fakat hiçbiri diğerinin sınırlarını ihlal etmez. Bu, doğanın içsel bir dengesi ve saygılı bir sınır korumasıdır.
İşte bu doğal denge, insan dünyasında milliyetçiliğin en saf  hali olarak karşımıza çıkar.

Küreselleşme ve Milliyetçilik Arasındaki Çatışma

Günümüzde “küreselleşme” adı altında yürütülen ekonomik, kültürel ve siyasal süreçler, milliyetçilik ve aidiyet bilincini zayıflatma eğilimindedir.
Bu süreci yöneten odaklar — kimi zaman “küresel elitler”, kimi zaman “uluslarüstü şirketler” — bireylerin kendilerini bir millete, topluma veya kültüre ait hissetmelerini eski bir kavram, hatta tehlikeli bir düşünce gibi göstermeye çalışmaktadır.

Peki neden?
Çünkü aidiyet duygusu, korunmanın, direnişin ve kimliğin temelidir.
Kendine ait olduğunu bilen bir toplum; değerlerini, kültürünü, toprağını ve özgürlüğünü korur.
Aidiyet bilincini kaybeden bir toplum ise yönlendirilmeye açık, kimliksiz, tüketim odaklı bir kitleye dönüşür.

Küresel sistemin asıl hedefi, ulus-devletlerin çözülmesiyle merkezi otoritesiz, kolay yönetilebilir kitleler yaratmaktır.
Her mahalle bir “kabileye”, her kabile bir “çıkar grubuna” dönüştüğünde; birlik duygusu kaybolur, toplumsal dayanışma yerini kaosa bırakır.
İşte tam o noktada, sahipsiz kalan bireyler yeni bir “merkeze” ihtiyaç duyar — bu merkez de genellikle küresel sermaye, teknoloji tekelleri veya ideolojik platformlar olur.


Aidiyet: İnsanlığın Doğal Kalkanı

Eğer toplumlar aidiyet bilincini yitirirse, kültürel kökler kurur, tarih silikleşir, diller unutulur.
Bir ulusun hafızası zayıfladığında, o toplumu yönlendirmek çocuk oyuncağı haline gelir.
Oysa aidiyet, bireyin ruhsal bağışıklık sistemidir.
Köklerinden kopmayan insan; ne kadar modernleşirse modernleşsin, kendini ve topluluğunu korumayı bilir.

Kısacası, milliyetçilik doğaldır; küresel dağınıklık ise suni bir projedir.
Doğa dengesini aidiyetle korur, insan toplumu ise kimliğiyle.
Kimliğini kaybeden toplum, doğanın kanunlarına karşı gelmiş olur — ve sonunda, kendi kendine yabancılaşır.

SİRİUS'un ÇOCUKLARI

Etiketlerle Parçalanan Millet, Oyuncağa Dönen Devlet

  Bugün içinde bulunduğumuz siyasal tablonun sorumluluğunu yalnızca tek bir partiye, tek bir iktidara ya da tek bir yapıya yüklemek, doğru m...