Bugün içinde bulunduğumuz siyasal tablonun sorumluluğunu yalnızca tek bir partiye, tek bir iktidara ya da tek bir yapıya yüklemek, doğru mu? Yaşadıklarımız; yıllardır süren danışıklı dövüşlerin, bilinçli suskunlukların, kontrollü gerilimlerin ve sahte çatışmaların birikmiş sonucudur. Muhalefet de iktidar da, görünürde farklı roller oynasalar da bu çürümüş düzenin asli aktörleri oldukları unutulmamalıdır. Biri susarak, biri yöneterek; biri itiraz eder gibi yaparak, diğeri icraat yapıyormuş gibi görünerek aynı senaryonun içinde rollerini oynamışlardır.
Siyaset, uzun zamandır milletin gerçek sorunlarını çözme iradesini tamamen yitirmiştir. Artık siyaset; sorunları çözmek için değil, sorunlardan kaçmak için, zaman kazanmak için, sorumluluğu başkalarına yıkmak için kullanılan bir aparat hâline gelmiştir. Bu kirli oyunun bedelini ise yıllardır ağır şekilde ödeyen Türk milleti olmuştur.
Etiket Siyasetiyle Felç Edilen Bir Toplum
Türk milletinin zihni yıllardır sistematik biçimde etiketlerle parçalanmaktadır:
Sağ–sol, Alevi–Sünni, muhafazakâr–laik, ülkücü–İslamcı, dinli–dinsiz … Kısaca bu ülkede herkes her şey olmuş, bir tek Türk milletinden, Türk devletinden yana olmamışlardır.
Türk toplumu, neredeyse her 5 yılda bir yeni kimlik etiketiyle, yeni düşmanlar ve yeni korkular üzerinden yeniden dizayn edilmiştir.
Bu bölücü söylemlerin saflıktan-cahillikten kaynaklanan hatalar olmadığı, bilinçli bir strateji olduğu artık gizlenemeyecek kadar açıktır.
Amaç, Türk milletini bölerek ortak milli şuurda birleşmesine engel olmak ve
milleti küçük parçalara ayırarak yönetilebilir, kontrol edilebilir ve yönlendirilebilir hâle getirmektir.
Bu süreçte Türk toplumunun sağduyusu köreltilmiş, refleksleri zayıflatılmış, tepki üretme kabiliyeti törpülenmiştir. İnsanlar gerçek sorunlara değil, kendilerine sunulan yapay gündemlere kilitlenmiş; yoksulluğu, adaletsizliği, hukuksuzluğu konuşmak yerine birbirleriyle kavga etmeye sürüklenmiştir.
Gizlenen Büyük Gerçek: Tek Gövde, Farklı Dallar
Bugüne kadar topluma sayısız kimlik, ideoloji ve etiket üzerinden binlerce hikâye anlatıldı. Herkes bir tarafa yerleştirildi, herkes bir düşmanla tanımlandı. Ancak kimse çıkıp çıplak gerçeği yüksek sesle ifade etmedi:
Bu etiketlerin hemen hepsi, gerçekte tek bir gövdeye bağlı farklı dallar gibi çalışmaktadır.
Ve her dalın ayrı bir işlevi, üstlendiği bir görevi vardır:
Biri toplumu bölmek için kullanılır,
Biri oyalamak için,
Biri korku üretmek için,
Biri ise yapılanları meşrulaştırmak için…
Fakat hepsinin hizmet ettiği nihai tek amaç vardır:
Türk milletini uyandırmadan, fark ettirmeden yavaş yavaş etkisizleştirmek; iradesini zayıflatmak, direncini kırmak ve kendi milli kimliğine yabancılaştırmaktır.
Siyasi Partilerin Çürüme Gerçeği
Bugün gelinen noktada tablo nettir:
Devlet yönetim mekanizması, siyasi partilerin elinde Türk milletine hizmet aracı olmaktan çıkmış, güç devşirme aracına dönüşmüştür.
Hukuk, milletin egemenlik haklarını korumaktan çıkmış, evrensel adalet sisteminden uzaklaşıp güç dengelerine göre eğilip bükülen bir mekanizmaya indirgenmiştir.
Türk Millet ise yalnızca seçimden seçime hatırlanan, sandıkta oy veren ama karar süreçlerinden tamamen dışlanıp 5 yılda bir koyun sürüsü gibi güdülen seyirci konumuna düşürülmüştür.
Acı ama gerçek, kim iktidarda olursa olsun değişmeyen tek gerçek şu:
Türk devletinin ve Türk milletinin çıkarları, her dönem başka hesapların arkasında ikinci plana atılmıştır. Devlet aklı yerini parti aklına, egemen millet iradesi yerini organize suç örgütlerine ve bölücü terör örgütlerinin temsilci kadrolarına bırakmıştır.
Anayasa, Hukuk ve Meşruiyetin Çöküşü
Bir devletin gerçek teminatı siyasi partiler değildir.
Siyasi partiler, ancak anayasaya sadakatle bağlı ve hukuksal zeminden millim şaşmadan, milletin bekası, refahı için çalışıyor ve hesap verebiliyorsa anlamlı ve meşrudur.
Eğer anayasa fiilen askıya alınabiliyorsa,
Eğer hukuk kişiye, gruba ya da güce göre uygulanıyorsa,
Eğer kamu düzeni keyfî kararlarla sürekli çiğneniyorsa,
orada artık bir devlet düzeninden değil, açık bir meşruiyet krizinden söz edilir.
Bu ülkede anayasaya sadakat göstermeyen, hukuku ciddiye almayan, kamusal düzeni kendi çıkarına göre eğip büken her yapı; hangi siyasi kimliği taşıdığına bakılmaksızın devlet düzeni açısından doğrudan tehdittir. Meşruiyetini Anayasal düzenden değil, güçten alan her sistem er ya da geç çöküşe mahkûmdur.